18 Ağustos 2017 Cuma

Almanya'daki Türkleri "tehdit" haline getirmek!

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Almanya'daki Türk seçmenlere "bize saygısızlık yapan partilere oy vermeyin" çağrısı yapması, hiç şüphesiz, Almanya siyasetçileri tarafından, ülkelerinin içişlerine müdahale olarak tanımlanacak. Erdoğan'ın bu müdahalesi, çelişkileri, anlaşmazlıkları bambaşka bir düzeye taşıyacak. Türkiye, bugüne kadarki gibi, “anlaşmazlık halinde olunan devlet” değil “tehdit” olarak tarif edilecek. Her şey bir yana, oradaki Türkleri Almanya devleti için “millî güvenlik tehdidi” konumuna sokacak bir hamle bu. Almanya ve başka devletlerin buna verecekleri karşılığın cinsi de farklı olacak. Niye başka devletler de işe karışsın? Zira Hollanda krizi sırasında atılan “oradaki Türkler Hollanda ordusundan kalabalık” manşetleri ilk elde hatırlanacak.

TC topraklarındaki askerlerini ziyaret izni verilen Almanya siyasetçisinin, "sağ salim dönüşüm garantilensin" talebinde bulunduğu, yabancı gazeteciler için gelmenin-gitmenin büyük risk taşıdığı, gazeteciler ve hak savunucularının bir tür rehine olarak hapsedildiği bir ortamdayız, unutmayalım.

İhaleydi, ticaretti, bunlar hemen bariz şekilde etkilenmez. Görünüş aldatmasın.

Bu hamlenin yolaçacakları, tahminim, Rus uçağının düşürülmesi ve sonuçlarına benzeyecek. Umalım ki Almanya'da hayat kurmuş, bunu sürdüren insanların geleceği altüst olmasın. Şu andan itibaren kızışacak el altı-bel altı mücadelede de muktedirler dışındaki insanlar olabildiğince az zarar görsün.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Eski Barça'lı Marquez'e uyuşturucu suçlaması

Barcelona'nın eski stoperi Meksikalı Rafael Marquez, uyuşturucu çetesiyle bağlantı suçlamasıyla karşı karşıya. ABD Hazine Bakanlığı, futbolcuyu uyuşturucu trafiğiyle ilişkili kişiler listesine aldı. Halen ülkesinde Atlas takımında oynayan ve millî takım kaptanı da olan 38 yaşındaki Marquez’i daha çok Barça'da oynadığı yedi yılda (2003-2010) izlemiş, pisliği olmayan bir futbolcu olarak tanımış, yumuşak, akıllı, istikrarlı topçuluğunu sevmiştik. Marquez, Meksika futbol tarihinin en başarılı isimlerinden. Marquez, Raúl Flores Hernández'in reisliğindeki "Flores Çetesi" adına hisse alma vs. para aklamamsı işler yapmakla suçlanıyor. Çeteyle ilişkili bazı şirket ve kuruluşlar onun üzerine yapılmış, vs.. Ben bunları yazarken tutuklanıp tutuklanmayacağı henüz belli değildi.

8 Ağustos 2017 Salı

Önce savaş, sonra insanlık!

Cumhuriyet’te Duygu Güvenç’in Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Enver Gergeş ile yaptığı uzun bir görüşme yayımlandı. Okumanızı tavsiye ederim. Konuşan elbette ele alınan, soru sorulan konular bakımından bir “taraf” ve diplomat, kendini ona göre ifade ediyor, yani her söylediğini doğru saymamız gerekmiyor, gerektiğinde gerçeği eğip bükebildiğini görüyoruz, ama o arada epeyce bilgi ve izlenim ediniyoruz.

Ben burada konuşmadan Türkiye ile ilgili bir kısmı konu edeceğim. Uzun boylu yorum yapmak veya kurcalamak niyetinde değilim; aktaracağım, yetecek.

“Esad’a karşı Suriye devrimi halkın devrimi olarak başladı,” diye anlatıyor BAE dışişleri bakanı. “Biz de grubun bir parçasıydık ve neler olup bittiği konusunda çok endişeliydik. Bilinçli olarak radikalleştirildi. O dönemde birçok dostumuzu uyardık; BAE, ‘dikkatli olun çünkü biz bu devrimi radikalleştiriyoruz’ diyen ilk ülkelerden biriydi.”

Güvenç haliyle araya giriyor, “Ama BAE de muhaliflerin yanındaydı 2011’de,” diye hatırlatıyor.

Bakan, “Evet,” diye cevap veriyor, “öyleydik. Destekliyorduk ve Suriyelilerin isteklerini desteklemeye devam ediyoruz, ama biz birkaç yıl önce uyarmaya başladık; iki üç problem var diyerek. Birinci sorun; biz çok önce bu konuda siyasi çözüme ihtiyaç var, dedik. İkincisi, biz, Nusra ve benzer diğer örgütlerin muhalif grupların büyük bölümünü oluşturmasından çok endişeliydik, çünkü problem, ahlâkî… zemindeki üstünlüğünü kaybetmektir. Eğer DAEŞ’li insanları görüyorsanız bugün rejimi nasıl eleştirebilirsiniz? …ikisi… birbirinden beter. Ve biz çok önceden uyardık. Yanıtın ne olduğunu biliyor musunuz? Sizin ülkenizden ve Katar’dan gelen yanıt, ‘bunlar sahadaki en iyi savaşçılar, önce savaşı kazanmamıza izin verin, bunun için daha sonra endişeleniriz’ oldu. Davutoğlu dönemi, 2013-2014 yıllarında…”

BAE’li bakanı erdem ve doğru söz timsali saymak durumunda değiliz. Ancak burada çizilen manzara, Suriye’ye ilişkin TC dış politikasını izleyen, gözleyen herkes için pek tanıdık ve gerçeğe uygun bir tasvir olarak gözüküyor.

Güvenç’in “Türkiye’nin Katar ile Suriye’deki işbirliğini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna da şöyle cevap veriyor Gergeş: “Her kriz kendi dinamiklerini yaratıyor ve bunları kontrol edemiyorsunuz. Davutoğlu ile uzun süre önce yaptığım bir tartışmayı anımsıyorum. Dedim ki: ‘sizce Türkiye Suriye hükümetin[e ilişkin] siyasî pozisyonunda, manevra alanı kalmayacak kadar ilerlemedi mi?’ O bana karşı çıktı. Ama gerçekten de geçmişe baktığımda... Türkler hep, Suriye muhalefetinde hep M[üslüman] K[ardeşler]’in şansını zorluyordu. Ve bence bu doğru bir politika değildi. Suriye muhalefetini radikalleştirmediğimiz bir tutuma ulaşmalıydık. Başından itibaren siyasi bir süreç üzerinde ısrarcı olmalıydık.”

Bunları aktarıyorum, çünkü hem okurlarımı bu kapsamlı söyleşiden haberdar etmek istiyorum hem de… hem de… aktarıyorum işte, burada da dursun bunlar. Günün biri için. Veya ne olup bittiğini merak edecek olanlar için.

30 Temmuz 2017 Pazar

El-Kaide'nin paraşütçü birlikleri!?

ABD’nin DAİŞ’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk, "Şu soruyu sormamız gerekiyor," dedi. "El Kaide lideri Ayman el Zevahiri’nin yardımcısı İdlib’e niçin ve nasıl gidebiliyor? Bu neden oluyor? Oraya nasıl ulaşabiliyorlar? Paraşütçü askerler değiller."

McGurk, Washington'da, Ortadoğu Enstitüsü’nün düzenlediği “Trump Yönetimi’nin Terörle Mücadele Politikasının Değerlendirmesi” başlıklı panelde konuştu ve, aktardığım üzre, El-Kaide'nin İdlib'deki hakimiyetinden Ankara'yı sorumlu tuttu. Çünkü El-Kaide'ciler "paraşütçü olmadıklarına" göre, İdlib'e karadan geçmiş olmalılar ve bu vilayetin kara sınırı yalnız Türkiye ile!

25 Temmuz 2017 Salı

Esad'a meşruiyet avantajı, Ankara'ya dert

Associated Press'in (AP) bugünkü İdlib haberi, "El-Kaide bağlantılı bir cihatçı grup"un "Suriye'deki isyandan ülkenin kuzeybatısında her ne kalmışsa onu" süpürüp attığını duyurarak başlıyor. Nusra çekirdekli Heyet Tahrir el-Şam'ın, Türkiye destekli Ahrar el-Şam ve çevresinde toplanan bilumum örgütleri vilayetin güneyine postalamasından sözediyor.

İdlib'te eli kulağında olan bu gelişmeyi, ötesiyle berisiyle, bu haftaki P24 yazımda anlatmaya çalıştım. Meselenin, o yazıda olguların ötesine fazla geçmediğim için üzerinde durmadığım, oysa önümüzdeki günler açısından çok önem taşıyan bir boyutu, giderek daha fazla konu ediliyor. Nitekim AP, "cihatçıların [İdlib] şehri ve vilayetinde otoritelerini pekiştirmeleri"yle birlikte, "Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın, isyancı vilayete uzun süredir beklenen saldırıyı başlatmak için işine yarayacak bir bahaneye kavuştuğu"nu vurguluyor: Esad, "kendisine karşı kalkışılan ayaklanmanın büyük ölçüde İslâmcılar ve teröristler tarafından yönetildiği"ni ileri sürebilecek. Bildiğiniz üzre, bu, zaten ayaklanmanın başından beri Esad'ın resmî tezi.

AP'ye konuşan muhalif bir eski albay, El-Kaide'nin egemen olduğu bölgeye Esad'ın uluslararası düzeyde onay alarak girebileceğini söylemiş.

Hernekadar Suriye muktedirini ilk defa uluslararası kamuoyu ile aynı çizgiye getirse de mesele elbette Esad'ın saldırıya geçmek için meşruiyet ve onaya kavuşmasından ibaret değil. Bu saldırının kapsamı hakkında düşünmeye başladığımızda işler büyüyor.

4 Temmuz 2017 Salı

Rakka surlarında gedik

Rakka'da "eski şehir"i çevreleyen sur iki yerinden aşıldı ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçıları içeri girdi. 2,5 kilometrelik suru DAİŞ bir savunma hattı olarak kullanıyordu ve surlardaki gedikleri mayınlamışlar, surun pek çok yerini patlayıcılarla, tuzaklarla donatmışlardı. Bu yüzden koalisyon uçakları surlarda "kendi gediklerini" açıyorlar. Uluslararası koalisyonun merkez komutanlığı, tarihî surun olabildiğince büyük kısmını koruyabilmek için de bu yöntemi tercih ettiklerini açıkladı.

SDG'nin surlardan girmesi, Rakka şehir savaşında dönüm noktası olacak ve bundan sonrası daha da kanlı geçecek.

Operation Inherent Resolve

Bu vesileyle, şu komutanlığın adını Türkçe'de nasıl yazacağımıza dair birkaç söz. İsim ilk konduğunda gazeteciler arasında doğru dürüst bir tartışma geçmiş miydi, açıkçası hatırlamıyorum. Olduysa, biri hatırlatırsa özür dileyip aktarırım.

İngilizce orijinal adı Combined Joint Task Force - Operation Inherent Resolve, kısaltması CJTF-OIR olan "şey" şimdiye kadar çok çeşitli ve birbiriyle alâkasız kelime bileşimleriyle çevirilip kullanıldı. Özellikle harekâtın adı, Türkçe okuyup yazan insanlara tarih boyunca en çok mesele çıkarmış terimlerden biri olarak kayıtlara geçti. "Operation Inherent Resolve" için şimdiye dek, "Öz Kararlılık Harekâtı", "İç Çözüm Harekâtı", "Azimli Kararlılık Harekâtı", "Kökten Kararlılık Operasyonu", "Öz Çözüm Operasyonu", "Kararlı Çözüm Operasyonu", "İçsel Çözüm Operasyonu", "Doğal Kararlılık Harekâtı" karşılıkları kullanıldı. "Kökten Çözüm Harekâtı", ne kadar doğru olurdu, bilemiyorum, ama hem anlamlı hem münasip karşılık olabilirmiş. Lâkin TC Dışişleri Bakanlığı "Özgün Kararlılık Harekâtı"nı kullandığı için bunu tercih etmek daha akla yakın. Aksi halde tartışmanın harekâtın bitiminden sonraki onyıla uzanması muhtemel.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

İdlib'e geçiş için Efrin savaşı zorunlu mu?

Dış politika ve uluslararası ilişkiler konusunda bilgisi, tecrübesi ve taraftarlıktan uzak, sağduyulu yaklaşımı nedeniyle en çok kulak verilmesi gereken isimlerden Ünal Çeviköz, 3 Temmuz tarihli yazısında, daha başlıktan belirttiği üzre, "Suriye problemi ve Türkiye'nin önündeki tehlikeler"i ele aldı.

Çeviköz'ün yazısında dile getirdiği en önemli tesbitlerden biri, "Türkiye'nin de sonunda yumuşak güç yerine askeri gücün daha etkili olacağı sonucuna vardığını düşünenlerin" sayıca arttığı. Tecrübeli diplomat, nazikçe, "böyle düşünenlerin sayısı arttı" demeyi tercih ediyor.

Bu yazı, tarihe geçmeye aday bir de vecize barındırıyor. "Ancak," demiş Çeviköz, "Türkiye'nin savaşma arzusu bir türlü dinmek bilmiyor." Vecizenin vecizeliği bir yana, son yıllarda dış politikaya yön veren temel saiki pek güzel özetleyen bir söz.

Yazıyı parça parça aktarmayacağım, okumanızı tavsiye ederim. Sadece takıldığım bir noktayı dile getireceğim, belki Çeviköz veya bir başka uzman bizi aydınlatabilir. Ünal Bey, Astana'da varılan anlaşmaya göre Türkiye'nin Rusya ile birlikte İdlib'te oluşturulması umulan çatışmasızlık bölgesinden sorumlu olacağını hatırlattıktan sonra, "Türkiye'nin o bölgeye göndermek isteyeceği askerî unsurların Afrin bölgesinden geçmeleri gerekiyor," diyor. Daha sonra böyle bir geçişin çatışmasız gerçekleşmesinin koşullarına dair sorular soruyor. Bir koridor ihtimali üzerinde duruyor.

Ancak Türkiye'nin İdlib bölgesi ile, Efrin'den geçişe muhtaç olmaksızın, sürekli ve kendisi açısından garantili irtibatta bulunduğu, yaklaşık 100 kilometrelik sınırı (haritada kırmızı çizgiyle kabaca işaretli) var. Bu sınır çeşitli amaçlarla yıllardır kullanılıyor. Bu yüzden, Çeviköz'ün neden İdlib'e geçiş için Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ille Efrin'den geçmesini zorunlu gördüğünü anlayamadım. Fırat Kalkanı bölgesinden (sağda, yukarı doğru, "TSK-ÖSO" yazılı mat yeşil alan), hem Kürt güçleri (sarı) hem Suriye ordusunun (gülkurusu) etki alanından geçmeye kalkmak da, Türkiye'den Efrin'e dalıp bin türlü müşkülata hem yolaçmak hem mâruz kalmak da, İdlib sınırından doğrudan geçmekten çok daha meşakkatli görünüyor.


Bunları düşünürken aklıma bir soru takıldı: Acaba İdlib'te Türk birliklerinin gelişine razı olmayacağını ilan eden El-Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam'ın (HTŞ) denetimindeki bölgeler yüzünden mi böyle bir mesele var? Haritada açık yeşil İdlib üzerindeki koyu yeşil bölgeler HTŞ denetiminde. 100 kilometreden uzun ortak sınırın yaklaşık yüzde kırkı böyle. En güneyde, Cisr el-Şuğur yöresinde ise Uygurların, Türkistan İslâmî Partisi'ne bağlı militanların ağırlığı var. Bunların bir kısmı El-Kaide'ci, bir kısmı değil.

Ünal Çeviköz gibi bir sahici uzman değil de Suriye ile ilgili her şeye tribünden, taraftar grubunun arasından bakan birileri yazsa önemsemeye değmezdi, ama şu durumda böyle bir soru isabetlidir: İdlib'e geçiş neden bu yüz kilometreyi aşkın sınırdan değil de ille Efrin'i taciz ederek yapılmak zorunda?

Yoksa hep beraber şunu mu sormalıyız: El-Kaide'ci de olsalar "mücahitlerle" savaşmaktansa "DEAŞ'tan daha tehlikeli" diye takdim edilmiş Kürt "teröristler"le savaşmak mı tercih ediliyor? Ne de olsa Yeni Osmanlı'nın Ortadoğu'yu fethetmesi pek mümkün görünmüyor, buna karşılık "Yeni Türkiye"nin dönüp dolaşıp Kürtlere vurması, savaş ve şahadet menkıbeleri üretimi açısından daha bildik, daha basit yol.

2 Temmuz 2017 Pazar

Sivas: katliam ve intihar

Sivas Katliamı'nı "dışarıdan gelenler"in tertiplediği ve yaptığı, katliamı ortalıkta açıkça üstlenmek istemeyen İslâmcıların, din istismarcısı siyasetçilerin ve dindarların, aynı zamanda, kendilerine mâkûl bir hesaplaşma-aşma yolu gösterilmediği için bugün ne edeceğini bilemeyen vicdan sahibi Sivaslıların sığındığı bir büyük yalandır.

"Devlet seyirci kaldı" da büyük yalandır. Olayda "camiden çıkmış, eli benzin bidonlu gericiler"in sorumluluğu hafifleyecek endişesiyle başka birilerinin sarıldığı büyük yalan. Sivas Katliamı, elbette devletin, artık hangileriyse, ilgili birimlerinin katkısı ve belki en baştan tertibiyle örgütlenmiş, saldırı başladıktan sonra pekâlâ kırk defa önlenebilecekken müdahale edilmeyerek âdetâ "beklenen" sonuca ulaşsın diye uğraşılmış, muazzam bir "resmî suç"tur.

Katliam sonrası, devletin de işin içinde olduğu istisnasız bütün bu tür olaylarda görüldüğü üzre, neyin ne olduğunu herkese izah etmeye yönelik bir seyir izledi. Katliamın savunmasını "meşru" siyaset üstlendi. "Bari üzüldüğünüzü belli edin" çağrıları bile karşılıksız kaldı. Yargılama süreci, facianın boyutlarıyla karşılaştırıldığında trajikomedi bile denemeyecek bir yeni derse dönüştü: Türkiye kimindir, burada kararları kim verir, kimin kimi öldürmeye hakkı vardır, kim isterse kim yargılanır, kim yargılanmaz, vs. konu başlıkları olan bir ders.

21 Mayıs 2017 Pazar

Suriye ve Irak'tan iki haber

Suriye ve Irak'tan iki haberi, kendi çaplarının ötesinde anlamlar taşıdıkları için aktarmak istiyorum.

İlk haber Suriye'den, Türkiye'nin başına yeni belalar açmaya aday İdlib'ten. Epey kanlı bir olaya ilişkin. İdlib'in doğusunda, Teltukan beldesinde Ahrar el-Şam'ın karargâhlarından birine, toplantı sırasında intihar saldırısı yapıldı, yirmi kişi öldü, çok da yaralı var. Ölenlerin Ahrar'a bağlı Usud el-İslâm Tugayı'ndan olduğunu örgüt açıkladı. Saldırı sonrasının -çok kanlı ve iç kaldırıcı- fotoğraflarına şuradan başlayarak bakabilirsiniz. Ahrar'cıları vuran, ne Suriye ordusu ne de Rusya uçakları. Saldırıyı kimin yaptığı, ardında El-Kaide'nin, Heyet Tahrir el-Şam'ın olup olmadığı, bu satırlar yazılırken henüz açıklanmamıştı. [ EK / 18:00 / Ahrar'a göre saldırıyı yapan, "İslâm Devleti" örgütü (DAİŞ - IŞİD). Açıklamak için niye beklediler, bilemiyoruz. Böyle bir durumda tereddüt sözkonusu olamaz. Belki de yapanı açıkça ilan etmeyip DAİŞ deyip sıyrılmayı tercih ettiler. ]

İkincisi Irak'tan, iyi bir haber: Musul'un batısındaki Temuz semtinde Irak federal polis güçleri "İslâm Devleti" örgütünün bir bombalı araç yapım atelyesini ele geçirdi. Belki de fabrika demek lazım. Çünkü burada zırhla kaplı orta büyüklükte on yedi araç (jipler, traktörler, kamyonetler) ele geçirildi. Kullanılabilseler, her biri otuz-kırk insanın canına mal olabilecek tekerlekli bombalar. Araçların fotoğraflarını şuradan görebilirsiniz. Irak kuvvetleri ve bir süredir onların bünyesinde "resmîleşen" Haşdi Şabi milis birlikleri son yirmi dört saat içerisinde, Musul'un batısındaki Sehl Sincar Hava Üssü'nü ve çöl köylerinden birinde yapılmış gizli hastaneyi de örgütün elinden aldılar. DAİŞ üssün uçak pistini tahrip etmiş, ama pist kısa sürede onarılamaz halde değilmiş. Irak-Suriye arasında, Şengal'in, Tel Afer'in, Haseke'nin pek yakınında bir Irak hava üssü, Bağdat'a ilginç imkânlar getirebilir. Irak'ta, Musul civarındaki gelişmeler, DAİŞ'in giderek "süpürüldüğünü" bariz şekilde gösteriyor. Bu elbette, örgütün Bağdat veya başka şehirlerde bombalar patlatmasının hemen önlenebileceği anlamına gelmiyor.

16 Mayıs 2017 Salı

"Türkiye'ye gittin" diye Çin'e sokmadılar!

Tayyip Erdoğan ve çevresindeki "başdanışmanlar" idaresinin en parlak ve çarpıcı buluşlarından biri, NATO'ydu, ABD'ydi, AB'ydi, hepsine, külliyen "Batı"ya boşverip ülkenin rotasını başka yöne çevirme, hepimizin bildiği üzre. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın üçüncü bir Viyana seferiyle kıyaslanabilir beklentilerle yüklü Washington ziyaretine pek az kaldı. Erdoğan'ın Türk İslâmcılığının potansiyel ebedî dostu gözüyle bakılan Donald Trump'la görüşmesi kendi başına bir sorular-sorunlar-ihtimaller yumağı. Bu görüşme mevzu edildiğinde ister istemez hemen peşine takılıp önümüze gelen mevzu da Türkiye Cumhuriyeti'nin alternatif dış siyaset, ittifak vs. arayışları. Veya ihtimalleri. Veya imkânları. Veya imkânsızlıkları.

"Ahbabımız Putin"le hiç de iktidar propaganda aygıtının vaat ettiği ve özendiği gibi sarmaş dolaş olunamayacağı yavaş yavaş herkesçe görülüyor. Fakat "Çeker gideriz Şangay Beşlisi'ne!" heyheylenmesinin yankıları hâlâ Altay yöresinden duyuluyor. Çin der demez akla gelmesi gereken "Uygurlar meselesi"ne dair toparlayabildiklerimi bu hafta P24'te yazdım, "Şangay Beşlisi, Uygur onlusu, güzel ikili" başlığı altında.

7 Mayıs 2017 Pazar

"Yeni kaynak", biz, ajansımız, merkezimiz...

Bazen neyin ne olduğunu anlamak için ille gerçeğin peşinde koşmak gerekmiyor. "Kurmaca"nın peşinde koşmak da aydınlatıcı olabiliyor. Sputnik Türkiye'nin aşağıdaki haberini noktasına virgülüne dokunmadan aktaracak ve üstüne tek laf etmeyeceğim. Han Şeyhun kimyasal silah saldırısı olayına dair kişisel kurcalamamı nihaî olarak bitirdi bu haber. Buyurun, beraber okuyalım, bakalım siz ne düşüneceksiniz:

Yeni kaynak, Suriye'de kimyasal saldırı propagandası için kurmaca çekimler yapıldığını doğruladı


15:08 04.05.2017(Güncellendi 21:24 06.05.2017)

Diğer bazı Rus medya organlarının yanı sıra ajansımız, askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde, Katar'ın Al Jazeera televizyonunun İdlib bölgesinin Serakab, Eriha ve Cisr el-Şugur köylerinde, Suriye ordusunun yeni bir kimyasal saldırı düzenlediğini gösteren kurmaca çekimler yaptığını bildirmişti.

Elde edilen bilgiye göre kurmaca video, sipariş edenler Avrupa ülkelerinden birinde bulunuyor. Bu bilgi, cuma günü diğer kaynaklardan doğrulanmadı.

'KURMACA ÇEKİMLER YAPILDIĞI BİLDİRİLDİ'

Ancak cumartesi günü Rusya'nın Suriye'deki ateşkes izleme merkezi, yerel sakinlerin ve muhaliflerin, İdlib bögesinde 'kimyasal' saldırı sonucuna dair kurmaca çekimler yaptığını bildirdiğini aktardı.

Çekimlerde El-Kaide operatörlerinin danışman olarak görev yaptığı belirtildi.

28 Nisan 2017 Cuma

Umre'de kavga • Şeytan yaptı her şeyi!

Haberi Hilal Haber sitesinden okuyalım:
Kavga edecek burayı mı buldunuz? Mekke'de kavga!
İsmailağa Cemaati'ne bağlı iki farklı grup Mekke'de birbirine girdi. Çıkan kavga sonucunda onlarca kişi yaralandı ve hastanelik oldu.

İsmailağa Cemaati mensupları arasında yaşanan derin çatlaklar Mekke'de kavgaya dönüştü. Umre vazifelerini yapmak üzere Mekke'ye giden Fatih Medreseleri üyelerine yine aynı camiadan olan Kıyam-Der üyelerince saldırı gerçekleştirildiği iddia edildi.
Sözlü sataşmaların ardından kısa sürede kavgaya dönüşen arbede sonrası onlarca kişi yaralandı ve hastanelik oldu.
Bilahare altındaki yorumlardan bir-ikisine göz atalım (imlâya, noktaya virgüle dokunmuyorum):
Bir yerde müslümanlar arasında kavga çatışma varsa,bilinmeli ki orda şeytan vardır.Gerçek müslümanarın yön verdiği olay ve toplumlara,Allah Korkusundan kaynaklanan,barış,hikmet,ittifak ve bereket vardır