16 Ekim 2017 Pazartesi

Kerkük "dava"sında yerli-millî birlik

Dün (aslında bugün ama yatmadan öncesi dündür:) geceyarısından sonra, Irak ordusu, polis güçleri ve Haşdi Şabi milislerinin Kerkük Harekâtı başladığından beri olan bitenleri izlemeye çabalıyorum. Çok zor oldu, çünkü askerî veya propagandaya yönelik amaçlara hizmet etmesi için ortaya sürülmemiş, güvenilir bilgi, özellikle ilk saatlerde, neredeyse yok gibiydi. Sahada olan bitenden bahsetmeyeceğim; halen izliyoruz. Sosyal medya aracılığıyla gösterilen tavır ve tepkilere ilişkin bazı izlenimlerimi aktaracağım.

Öncelikle, 16 Ekim itibarıyla görüyoruz ki, Türk muhalefetinin büyük kısmı için Kerkük’te sözü edilmeye değer bir şey olmuyor. Flaş mevzu Melih Gökçek. Bu elbette başlıbaşına göstergedir, ama burada bunun anlamı üzerinde durmuyor, işaret edip geçiyorum.

Niye böyle? Sebep elbette “Kürt anasını görmesin” etkenini yüksek dozda içeriyor. Ama bundan ibaret değil.

15 Ekim 2017 Pazar

HTŞ, "Türkiye burada bize tâbi" iddiasında

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asker bulundurmaya başladığı İdlib’de denetimi elinde tutan Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) örgütü, “Türkler bizim şartlarımıza tâbi” ve “istersek onları buradan çıkarırız” iddiasında. Örgüt, Ankara ile anlaşmaya vardıklarını çeşitli yetkililerinin ağzından dile getirmeye devam ediyor ve Türkiye’nin “Astana planını uygularmış gibi göründüğünü”, oysa “gerçeğin böyle olmadığını” ileri sürüyor.

13 Ekim günü size El-Kaide’ci din âlimlerinden Ebu el-Fetih el-Fergali’nin açıklamalarını aktarmıştım. El-Fergali, Ankara’nın kendilerinden Efrin’deki “ateist gruplara” karşı üç yerde mevzi oluşturmak için izin istediğini, kendilerinin de, “mücahitlerin geçmekte olduğu dönemin gerekleri”ni filan gözeterek bu izni verdiklerini iddia etmişti. El-Fergali, İdlib’de “Allah'ın kanunlarının belirleyici olduğunu”, burada kimsenin “denetimi ele almaya kalkamayacağını” vurgulamıştı.

El-Fergali’nin ardından, Heyet Tahrir el-Şam’ın (El-Nusra zamanından beri) medya yetkililerinden olan Muhammed Nazzal (Ebu Hattab el-Makdisi),  Telegram’daki (13 Ekim) uzun mesajında mevzuyu daha da ilginç ve çetrefil kıldı, İdlib’deki gelişmeleri izleyen bizim gibilerin sorduğu soruları ağırlaştırdı. Nazzal’ın ortaya koyduğu iddialar, bir bakıma Türkiye için olduğu kadar Rusya için de yenir yutulur cinsten değil.

14 Ekim 2017 Cumartesi

Wenders: Fotoğraf yerine başka terim lazım

Wim Wenders’in polaroid fotoğrafları, “Instant Stories” (Ânında Hikâyeler) adı altında Londra’da sergileniyor. Yönetmenin 1973-83 arasında çektiği on iki binden fazla Polaroid’den elinde üç bin beş yüzü kalmış. The Guardian’da Sean O’Hagan’ın bu vesileyle Wenders’le yaptığı görüşmede Wenders, “fotoğraf”ın anlamının artık tamamen değiştiğini, hattâ fotoğraf çekme uğraşına başka bir isim bulunması gerektiğini söylemiş:

“Değişen, sadece görüntünün (imgenin) anlamı değil, bakma eylemi de artık aynı anlama sahip değil. Şimdi, mesele göstermek, göndermek ve belki hatırlamak. Esas olan görüntü (imge) değil artık. Görüntü (imge) benim için hep biriciklikle, bir çerçeve ve kompozisyonla bağlantılıydı. Kendi içinde tekil bir an[ın ifadesi] olan bir şey üretiyordun. Bu yüzden de belirli bir kutsallığı vardı. Bütün bu kavram yok oldu gitti. (…) Kültür değişti. Hepsi gitti. Hâlâ fotoğrafçılık kelimesine niye takılıp kaldığımızı sahiden bilmiyorum. Değişik bir terim bulunmalı ama kimse de bunu bulmakla uğraşmıyor.”

13 Ekim 2017 Cuma

HTŞ: Ateist gruplara karşı Türklere yer verdik

Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Ekim'i 13 Ekim'e bağlayan geceyarısına doğru -ilk verilere göre- kırk kadar zırhlı araç ve sekiz tankla İdlib'e girdi. Bu, beklenmeyen bir gelişme değildi. Ancak Türk ordu konvoyuna, bölgeye hakim olan, El-Kaide çekirdekli Heyet Tahrir el-Şam'a (HTŞ) ait savaşçıların araçlarla eşlik (eskortluk) etmesi, işi hayli ilginç kıldı. Türkiye'nin İdlib'de nasıl varlık göstereceği konusunda HTŞ ile anlaşmaya vardığı zaten söyleniyordu, böylece, anlaşmanın ayrıntısı değilse bile varlığı kanıtlanmış oldu.

Kısa süre önce İdlib'e her türlü dış müdahaleye karşı olduğunu, bölgeye müdahaleye kalkışacak herhangi bir yabancı kuvvetle çatışacağını açıklamış olan HTŞ açısından durum nedir peki? Örgüt, karşı koyamayacağı gelişmeler yüzünden telafi edilemeyecek zararlar görmemek üzere kendini ayarlamışa benziyor.

2017 başında Ahrar el-Şam'dan ayrılarak HTŞ'ye katılan, El-Kaide'ye yakın (veya doğrudan El-Kaide'ci?) din âlimi Ebu el-Fetih el-Fergali, İdlib bir "yabancı işgali"ne uğrarsa direnmeyi mecburî görev ilan eden bir fetva verdi. Ancak el-Fergali Türk ordusunun hâlihazırda giriştiği operasyonu bunun tamamen dışında tuttu. El-Fergali, "Türk ordusu," dedi, "sınırlı bir kuvvetle mücahitlerin hakimiyeti altında iş görmek üzere, şu ateist gruplara karşı bazı mevziler talep etti." Burada "mücahitler" HTŞ, "ateist gruplar" da Efrin'deki YPG oluyor. El-Fergali, "Allah'ın kanunlarının belirleyici olduğu bu bölgelerde" kimsenin "denetimi ele almaya kalkamayacağını" vurguladı. El-Kaide'ci din âlimine göre, "mücahitlerin geçmekte olduğu dönemin gerekleri ve -Doğu'dan ve Batı'dan- düşmanlarının kendilerine karşı birleşmiş olması" yüzünden sözkonusu istisnaya başvuruldu. El-Fergali, "Yani bu şartlar ve yukarıda belirtilen gerçekliğin ışığında," dedi, "mücahitlerin emirleri buna [Türk ordusunun girmesine] izin verebilirler."

Ayıklayarak tekrarlayayım: HTŞ, şu andaki eskort vaziyetini, TSK'nın yalnız Efrin'deki YPG'ye karşı mevzi alması ve "Allah'ın kanunlarının geçerli olduğu bölgede" HTŞ'nin otoritesini tanıması koşuluna bağlıyor. Türk ordusu İdlib vilayetinde otorite talep etmeye geçtiğinde her şey tersine dönebilir.

Bence bugünlerde önümüze gelen bu bilgileri unutmayalım.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Yemen'de kolera salgını ve korkutucu sorular

Ekim başı itibarıyla Yemen'de 777 bin 229 kolera vakası saptandı. Bu sayıyla Yemen, Haiti'nin 850 binini geçmek üzere. Üstelik Haiti bu sayıya 2010'dan başlayarak yedi yıl içinde ulaşmıştı, Yemen'in 777 bini geçmesi sadece altı ay aldı. Şimdiye kadar ölenlerin sayısıysa 2 bin 134.

Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, koleraya ilişkin kayıt tutulmaya başlanan 1949 yılından bu yana daha hızlı yayılmış salgın yok. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, gidişat böyle sürerse yıl sonuna kadar bir milyon Yemenli'nin koleraya yakalanmış olacağını bildirdi.

Foreign Policy'de Yemen'de kolera salgınının "rekora koşuşu"nu ele alan Dan de Luce, salgının "tamamen insan yapımı" olduğunu ortaya koydu. Çünkü koleranın ortaya çıkışı da önlenemeyişi de esas olarak sadece temiz su yokluğundan. İki buçuk yıldır süren içsavaş ve Suudî Arabistan önderliğindeki yaygın bombardımanlar, ülkenin içme suyu şebekesini ve hastanelerini perişan etti. Sahadaki koşullar çok tehlikeli olduğu için uluslararası yardım kuruluşları çoğu zaman çalışmalarını kesip bulundukları yerleri terk etmek zorunda kalıyor. Yoksa koleranın önlenmesi hiç zor ve masraflı iş değil.

Yemen'de kolera kurbanlarının yarısı 18 yaşından küçük. Yaklaşık dörtte biri beş yaşından küçük. Yani Yemen nüfusunu hırsla kemiren bir canavar yetiştirilmiş, ortaya salınmış gibi. Bu biraz da, dünya nüfusunun egemenlerce "gereksiz" bulunacak kısmının yakın gelecekte nasıl ortadan kaldırılacağına dair fikir veriyor. Muhtemelen bir yolu da bu olacak. Şu anda Yemen nüfusunun yarısı koleradan ölse kaç kişi umursar? Güney Sudanlıların dörtte üçü üç-beş ayda yok olsa buna kim takılır?

Yemen, üstelik, "dünya kamuoyu" denen şeyin birkaç yıldır en çok izlediği, kulak verdiği bölgede, Ortadoğu'da. Nedense, Müslümanların yönettiği veya çoğunlukta olduğu hemen hiçbir ülkenin ahalisi Yemen'le ilgilenmiyor. Suudî Arabistan'a, "Sen kimsin ya! Gidip zavallı yoksul insanları bombalıyorsun!" filan diyen de yok, otobüslere, metrolara "Yemenli çocukları kurtaralım" afişleri de asılmıyor. Bu da işin başka tarafı.

8 Ekim 2017 Pazar

İdlib Harekâtı'nın esas hedefi Efrin

Bugün Türk ordusunun bazı yetkilileri İdlib'e geçip keşif ve belki görüşmeler yaptı. Tabaya çalan tuhaf renkli (hâki değil), karartılmış camlı üç zırhlı arabayla Atme'den İdlib'e geçen heyete, birinin arkasına uçaksavara benzer bir silah takılmış, öbürünün arkasına silahlı savaşçılar binmiş meşhur kamyonetler eşlik etti. Yani TC askerî konvoyu, sınırı ve Türk ordusu girerse ilerleyeceği bölgeyi tutan El-Kaide'cilerin (Heyet Tahrir el-Şam) gözetiminde hareket etti. Akşamüstü beşe doğru yerel kaynaklar, konvoyun gelirken kullandığı yolu kullanıp, Atme'den Türkiye'ye döndüğünü bildirdiler. Konvoyda ya bir müzakere heyeti vardı ya da, yine yerel kaynakların ileri sürdüğüne göre, İdlib'in Efrin sınırında, Türk askerî birliklerinin konuşlanacağı yer(ler)in seçimi için yapılan bir keşif gezisi sözkonusuydu.

Öyle anlaşılıyor ki, İdlib'e Türk ordusunun girişinin Suriye İçsavaşı açısından göreceği işlev hızla kenara itilebilir. Zira bu operasyondan asıl maksadın Efrin kantonunu kuşatmak olduğunu düşünmek için çok sebep var. Ankara'nın gözünü bu hedefe diktiği ve gerisini pek düşünmediği anlaşılıyor. Şu anda El-Kaide'cilerle geçici olarak anlaşıp girip çıkabilirsin veya anlaştığın yeri sana bırakıp çekilirler (nitekim Efrin'e sınırdaş bazı yerlerden çekildikleri ileri sürülüyor); ancak Rusya destekli Suriye ordusu bunlara saldırdığında Türk askerleri ne yapacak? Rusya ile varılan anlaşma icabı onların kaçış yollarını tıkamayacak mı? Tıkarsa, Efrin'i güneyden sarsın, kanton böylece kuşatılsın diye gönderilen TSK birlikleri de Efrin ile El-Kaide'ciler arasında kalmayacak mı? Güneyden Suriye+Rusya İdlib'e yönelik geniş çaplı askerî harekâta giriştiğinde kuzeye ve batıya, aslında Türkiye'ye kaçmak için akın edecek yüz binlerce insan ne olacak? Onların karşısına Türk askerleri mi dikilecek? Yoksa bu insanlar Efrin sınırına mı yerleştirilecek?

İşin askerî yönü konusunda elbette söz söyleyemem. Ama her ne planlandıysa, burada El-Kaide'cilerle anlaşmaya bel bağlanmış olması gerektiği açık. Başka ihtimal yok. Peki, Türk konvoyu onların gözetiminde etrafta Efrin'e nâzır yer bakarken Suriye (belki Rusya, kesin değil) uçakları az güneyde, rejim kadar Heyet Tahrir el-Şam'a, yani El-Kaide'cilere de muhalefetiyle bilinen Maaret el-Numan'da pazaryerini bombaladı; on-on iki kadar ölü var. Düşünün, burası El-Kaide'cilerin kalesi falan da değil; onlara karşı sokak gösterilerine sahne olmuş, halkı sindirmek için HTŞ'cilerin havaya ateş açmak zorunda kaldığı bir yer. Rusya ve Suriye, Türkiye'nin El-Kaide'cilerle arası bozulmasın diye İdlib'de giderek tırmandırdıkları operasyonlarına son mu verecekler? Elbette hayır.

Bu iş çok sakat ve her şeyden önce güvenilir, temiz bilgiye ihtiyacımız büyük.

7 Ekim 2017 Cumartesi

İdlib - Kanlı oyun öncesi son tahminler

Türk Silahlı Kuvvetleri İdlib'e girecek mi, giriyor mu? Komutanlarla MİT başkanı sınırda ne yapıyor? Sınıra asker yığıp hoparlörlerden marşlarla gaz vermenin savaşa hazırlık dışında anlamı olur mu? Yoksa harekât başka türlü yürütülecek de mizansenler mi yapılıyor?

Saat 21:30 itibarıyla bildiklerimizi ve düşünebildiklerimizi toparlamaya çalışayım.

Önce, şu ana kadar özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın -şüphesiz seçerek- ettiği sözlerden anladığım şeyi ifade edeyim: Türk ordusu hemen bugün yarın İdlib'e girmeyecek gibi gözüküyor. Önce "ÖSO" adı altında, hükmedebildikleri silahlı grupları soktular. Bunların yaşayacağı maceraya göre, maceranın büyüğüne kalkışılacak veya geri durulacak. Yine de, sözler bizi aldatıyor olabilir, hazırlıklar, seferberlik sahici olabilir.

Türkiye'nin İdlib'e girmesi veya müdahale etmesi ile ilgili iki büyük sorun var.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Las Vegas katliamı - bilebildiklerimiz

ABD polisi, Las Vegas katliamının ardındaki motifi anlayabilmek için umudunu katilin sevgilisinden alacağı bilgiye bağladı. Avusturalya vatandaşı Filipinli Marilou Danley, katliam sırasında Filipinler’deydi, fakat salı gecesi ABD’ye döndü. "Gönderildi" veya "teslim edildi" demek daha doğru.

Katliamcı Stephen Paddock’ın katliamdan birhaç hafta önce 100 bin dolara yakın bir parayı Filipinler’e gönderdiği anlaşılmıştı. Bunu sevgilisine göndermiş olabileceği varsayılıyor. Ayrıca Paddock’ın, uzun süredir hazırlandığı belli olan bu katliamdan ötürü suçlanmasın, zarar görmesin diye sevgilisini bu sırada ülkesine gitmeye yönlendirmiş olabileceği düşünülüyor. Paranın da, yine, kadına bir yaşam güvencesi sağlamak için aktarılmış olabileceğine ihtimal veriliyor. Şimdi Marilou Danley döndü ve polise bildiklerini, tahmin ettiklerini anlatacak. Ancak katliamcıyı bu feci işe yönelten sebepleri o da aydınlatamayabilir.

Stephen Paddock, 64 yaşında, emekli bir muhasebeci. Bir ara seyyar postacılık yapmış. Çeşitli memuriyetlerde de bulunmuş. Büyük kumar oynuyor. Parası bol.

2 Ekim 2017 Pazartesi

Türk siyasetçisi ne söyler?

AKP’li bir belediye başkanı daha istifa etti. Haberin bu “daha”da cisimleşen siyasî kısmını geçiyorum. İstifa eden Düzce belediye başkanının kimi kıymetli yönleri üzerinde de durmayacağım, bunlar için Evrensel’in veya  Diken’in haberlerine bakabilirsiniz.

Bendeniz, müstâfî başkan Mehmet Keleş’in istifa mektubunu didiklemeyi tercih edeceğim. Böyle didiklemeler, “kendimizi tanıyalım” dersinde çok işe yarıyor. Yapacağım basit: başkanın veda mektubundan bazı kelimeleri çıkaracak, geride kalanları, sırasını bozmadan ardarda aktaracağım. Buyurun:

“…sonsuz sevgi ve saygılarım… Uzun yıllardan beri … en güzel hizmetleri …çalıştım. Yaptığım hizmetler … Ne yazık ki, …hizmet etmek için gece gündüz … gönül verdiğim partim… yıpratmak … yalan, dedikodu ve iftiralar… çirkin kampanya… partim ve kutsal davamız… büyük bir heyecan ve istek… şahsım, ailem, Düzcemiz, partimiz ve davamız… çirkin iftira ve karalama kampanyaları… hem hukuk önünde, hem de mahşer gününde hesaplaşacağım… canımdan aziz bildiğim ve gönülden bağlı olduğum yüce davam ve partim… bağlılığım… her zamankinden daha üst seviyede artarak… Saygıdeğer dava kardeşlerim, mesai arkadaşlarım, sevgili Düzce halkı… sonsuz sevgi ve saygılarım…”

Böylece, başkanın 150 kelimelik veda mektubunun 89 kelimesini, yani yaklaşık % 60’ını aktarmış oldum.

Diyeceksiniz ki, istifaya yolaçan sebepler herhalde öbür % 40’ta kaldı. Hayır. Orada kalanlar, şu yukarıdakileri tam cümle haline getiren unsurlar. Buraya aktardıklarım ise, Türk siyaseti. Türk siyasetçisinin hem kılıfı hem muhtevası; özü belki. Paramızla altına 650 bin liralık araba çeken adamın kendine saray yaptırmış biri liderliğindeki yüce davasının kısa anlatımı.

Niye mi istifa etmiş? Nereden bileyim allahaşkınıza…

30 Eylül 2017 Cumartesi

"Din yorgunluğu" değil, başka şey

AKP kurucularından, Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, "bizim camianın içinde yetişmiş" diye takdim etmeye özen gösterdiği bir sosyoloğun "çocuklarımızı din yorgunu yaptık" tesbitini aktardı ve üzerine düşüncelerini yazdı. Orada sorduğu bir sorunun cevabına açılan kapı bizzat yazısında var, kendisine göstermek istedim.

Sözkonusu "din yorgunluğu" tesbiti, Doç. Dr. Ömer Miraç'a ait. Dr. Miraç, "yaklaşık dokuz yıldır, özellikle zor denilen gençlerle çalışan bir araştırmacı", Böhürler'in kendisini tanıtırken verdiği bilgiye göre. Böhürler, Miraç'ın “verdiği örnekleri dinlerken; üst akıl, büyük resim gibi tanımlara takılıp elimizden akıp gidenleri görmemişiz duygusuna kapıldığını” belirtiyor. Yazar, sosyoloğu dinlerken, diyor, "kendimize odaklanmaktan gençlere ne kadar da gözlerimizi kapattığımızı, bizce olması gerekenlerden ibaret bir kalıba onları oturtmaya çalışarak ne kadar yorulduğumuzu ve de yorduğumuzu fark ettim."

Şöyle sürdürüyor: "Bu yazıya sebep sadece dinlediklerim değil elbette! Dindar kesim olarak bizim çocuklarımızda oluşturduğumuz ruh haline olan tanıklığım da doğrusu bu yargıyı pekiştiriyor. Bir haftadır bu kavram zihnimde dönüp duruyor. Ne yaptık da bunu başardık anlamaya çalışıyorum."

Cevaba açılan kapıysa şurada: "Bu kavramı öyle olaya başka mahalleden bakan, dışarıdan birinden duysam bakışım farklı olurdu elbette."

Niye, Ayşe Hanım? "Başka mahalleden" biri doğru bir tesbit mi yapamaz? Yoksa başka mahallelinin hakkınızdaki tesbiti doğru olsa bile siz bunu aktaramaz mısınız? Neden? Dışlanma korkusundan mı? Yoksa aktarsanız da kimse kulak mı vermez? Niye?

Nasıl bir baskı ortamıdır mahallenizde hepinizi tehdit eden ki, "Belki de bugün hepimize hâkim olan 'İslâmî serüven kırılıyor' duygusu"ndan bahseder etmez, sanki bütün yazı boyunca gençler için yaratılmış sorunlu durumu anlatan siz değilmişsiniz gibi, şunu eklemeden edemiyorsunuz: "Elbette bu kırılmadan umutsuzluğa düşmemek gerekiyor. Ömer Miraç da bu kanaati taşıyor, 'Yerinize dimağı açık çok güzel gençler geliyor' diyor." Madem çok güzel gençler geliyor, demek din veyahut başka şeyin yorgunu falan değiller. Yazınızda anlattığınız durum yok. Üzülmeyin o halde.

Gençlere -ve kendinize- yaptığınız esas kötülük bu. Onları akıl-mantıktan, herkes için geçerli hakikat duygusundan, kavramından uzaklaştırmak. Atgözlüklü taraftarlar haline getirmeye çalışmak. Herkes için geçerli hak-adaletten uzaklaşmakla da alâkası var elbette. Nâçizâne önerim, iktidar ihtirası içerisinde ilk terk ettiğiniz aracı yeniden elinize alın, başka mahallelerden gelen seslere azıcık kulak verin.

21 Eylül 2017 Perşembe

Kaymakamlık bana ödül verdi

21 Eylül 2017 günü, Türkiye baskılar-yasaklar tarihi ölçüleriyle bile hayli çapsız, düşüncesizce ve beklenmedik görünen bir icraatla karşılaştık: Beyoğlu Kaymakamlığı, evet, içişleri bakanlığı, vali değil, artık her şeye karar veren tek ağız da değil, kaymakamlık, Musa Anter ve Özgür Basın Şehitleri Yarışması Ödül Töreni’ni yasakladı. Gerekçe… yok. Evet, yok. “Yasaklanmıştır” dediler.

18 Ağustos 2017 Cuma

Almanya'daki Türkleri "tehdit" haline getirmek!

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Almanya'daki Türk seçmenlere "bize saygısızlık yapan partilere oy vermeyin" çağrısı yapması, hiç şüphesiz, Almanya siyasetçileri tarafından, ülkelerinin içişlerine müdahale olarak tanımlanacak. Erdoğan'ın bu müdahalesi, çelişkileri, anlaşmazlıkları bambaşka bir düzeye taşıyacak. Türkiye, bugüne kadarki gibi, “anlaşmazlık halinde olunan devlet” değil “tehdit” olarak tarif edilecek. Her şey bir yana, oradaki Türkleri Almanya devleti için “millî güvenlik tehdidi” konumuna sokacak bir hamle bu. Almanya ve başka devletlerin buna verecekleri karşılığın cinsi de farklı olacak. Niye başka devletler de işe karışsın? Zira Hollanda krizi sırasında atılan “oradaki Türkler Hollanda ordusundan kalabalık” manşetleri ilk elde hatırlanacak.